|
Cumhuriyetin Maden İşleme Mektebi: ETİBANK* Mahmut KİPER Metalurji Mühendisi * Bu öykü Mahmut Kiper’in Artık Paydos (Truva Yayınları, 2009) isimli kitabından alınmıştır.
Cumhuriyetin Maden İşleme Mektebi: ETİBANK 1935 yılının Haziran ayında gazetelerde şöyle bir haber göze çarpar; “ülkemizin yeraltı kaynaklarını işletmek ve değerlendirmek üzere, sanayimizin ihtiyacı olan madenleri, endüstriyel hammaddeleri, enerjiyi üretmek ve bu işlerin yapılması için gerekli sermayenin toplanacağı her nevi banka muamelelerini yapmak görevi verilen Etibank kuruldu.” Bu kitapta yer alan bir çok öyküde belirtildiği gibi, 1. Sanayi Planı Türkiye kalkınması için dönüm noktalarından biridir. Bu planın hazırlanmasındaki temel yaklaşım, plan içeriği ve uygulanmasındaki başarı dünyada da pek çok ülkeye örnek olmuştur. 1. Planın öngördüğü temel stratejilerden biri de, yabancıların sömürdüğü ülke madenlerinin aranması ve işletilmesinin artık ülke kurumlarıyla gerçekleştirilmesidir. Bu ana stratejiye bağlı olarak maden kaynaklarını aramak ve bulmak için Maden Tetkik Arama Enstitüsü (MTA), bulunan kaynakları işlemek ve değerlendirmek için de ETİBANK kurulur. Cumhuriyetin ilk yöneticileri, Anadolu’nun yeraltı zenginliği kadar, uygarlık zenginliğini de öne çıkarmayı çok önemsediler. Buna bağlı olarak, tahmin edileceği gibi Anadolu’nun bereketli topraklarında yaşamış ve madencilikte yükselmiş Eti Uygarlığından esinlenerek, bu kuruluşa adını Mustafa Kemal vermiştir. Etibank,1929 Dünya ekonomik buhranının etkisini sürdürdüğü bir dönemde 14.06.1935 tarihinde 2805 sayılı Kanunla kurulmuştur ve sanayileşme ülküsünün motoru olan doğal kaynakları işlemek yanında Sümerbank örneğinde de görüldüğü gibi bankacılık hizmetleri ile işletmelerinin finansman gereksinimini de karşılaması sağlanmıştır. Peşpeşe tesisler kuruluyor 1939 yılında Ergani/Elazığ Bakır İşletmesi ve Guleman/Elazığ Krom İşletmesi kurulur. Etibank ile Sümerbank’ın arasında çok eski dönemlerde Anadolu’da kurulmuş ve o devirlerde en gelişmiş uygarlıkları yaratan Sümer ve Hitit kavimleriyle ilişkilendirilmiş isimlerinin Mustafa Kemal tarafından verilmesi ve kuruluşlarına finansman sağlanması için bankacılık işlemleri de yapmalarına müsaade edilmesi dışında başka benzerlikler de vardır. Örneğin, her ikisi de, ülkemiz için önemli bazı işletmeleri ve üretimleri, o alanda belli bir olgunluğa ulaşınca kurulan çatı yapılara devretmişlerdir. Bu kapsamda, ETİBANK, demir madenciliği işini 1955 yılında Türkiye Demir Çelik İşletmeleri’ne, kömür madenciliğini de Türkiye Kömür İşletmeleri’ne
devreder. Asıl görev alanı olan ülke madenlerinin işletilmesi için ise peşpeşe işletmeler kurmaya başlar. 1957 yılında Üçköprü/Muğla Krom İşletmesi ve Antalya Elektro-metalurji İşletmesi, 1958 yılında Emet/Kütahya Kolemanit İşletmesi, 1959 yılında Küre/Kastamonu Bakır İşletmesi, 1960 yılında Halıköy/İzmir Civa İşletmesi, 1964 yılında Bandırma/Balıkesir Boraks İşletmesi, 1965 yılında Seydişehir/Konya Alüminyum İşletmesi, 1968 yılında Milas/Muğla Boksit İşletmesi, Karadeniz Bakır İşletmeleri ve Çinko Kurşun Metal Sanayi Fabrikası (ÇİNKUR), 1970 yılında Kırka/Eskişehir Boraks İşletmesi, 1972 yılında Şarkkromları/Elazığ Ferrokrom İşletmesi ve Cumaovası/İzmir Perlit İşletmesi, 1974 yılında Beyşehir/Konya Barit İşletmesi ve Mazıdağı/Mardin Fosfat İşletmesi, 1976 yılında BigadiçBor İşletmesi, 1979 yılında Kestelek/Bursa Kolemanit İşletmesi, 1980 yılında Gümüşköy/Kütahya Gümüş İşletmesi, 1982 yılında da Kuzey Avrupa piyasasına yönelik pazarlama şirketi olan AB Etiproducts OY/Finlandiya kurulur. 1983 yılında Türk madencilik sektörünün yabancı sermaye iştirakli ilk ve en büyük şirketi olan ve Etibank’ın yüzde 45 pay ile ortak olduğu Çayeli Bakır İşletmeleri A.Ş./Rize, Bakanlar Kurulu Kararı ile, 1984 yılında BatıAvrupa piyasasına yönelik pazarlama şirketi Etimine SA/Lüksemburg kurulur. ETİBANK tesisleriyle değişen yerleşimler İşletmelerin kurulduğu yerlerde önemli değişimler gözlenir. Bölge için olduğu kadar yöre insanı için de eskisinden daha farklı bir yaşam filizlenmeye başlar, refah ve kültür seviyesi artar. ETİBANK işletmeleri bir okul gibidir. O yıllarda, yeni mezun olan mühendislerin, teknisyenlerin ilk tercihleri bu işletmelerde göreve başlamaktır. Genellikle birçok ETİBANK işletmesinde görev yapmış usta mühendislerin yanında hızla çıraklık dönemi atlatılır ve tecrübeler yeni gelenlere aktarılmaya başlanır. Genellikle işletmelerde kazanılan birikimler, yapılan teknik çalışmalar kongrelerde, seminerlerde paylaşılarak, uygulama tecrübelerinin kalıcı olması ve yayılması sağlanır. Merkez bünyedeki planlama, Ar-Ge gibi birimlerce yapılan çalışmalarla, işletmelerde iyileştirmeler yapılmış ve daha verimli üretim için yapılması gerekenler konusunda ülkeye önemli ve kalıcı birikimler sunulmuştur.
Şehir merkezlerinden uzakta, madenlerin, hammaddelerin bulunduğu yerlerde kurulu işletmeler genellikle 24 saat 3 vardiya çalışmaktadır. Çalışma koşullarının ve sosyal yaşamın iyileştirilmesi için her türlü çaba gösterilir. Güzel, konforlu lojmanlar, sosyal tesisler, bilinçli haklarını bilen, hakkı verilen sendikalı işçiler….. Özetle, bu kitaptaki pek çok örnekte görüldüğü gibi ETİBANK işletmeleri de sosyal devletin temsilciliğini büyük bir başarıyla gerçekleştirmiştir. Çalışanlar büyük oranda o yöreden seçildiği için köylülerden nitelikli işçi ve ülke için gerekli teknik personel yetiştirilmesinde ETİBANK çok önemli katkılarda bulunmuştur. İnsan iktisat için değil, iktisat insan içindir.... Ülkemizdeki maden işletmelerinin incelenmesinde ve planlanmasında önemli katkılarda bulunmuş meşhur Profesör Kessler insanın önemini ve çalışanlara nasıl bakılması gerektiğini şu anlamlı sözlerle vurgular; “ aşağı ücretlerle çalışan, kötü bakılan, kötü yerlerde ikamet eden sıhhatsiz ve gayri memnun işçilere nazaran, iyi ücret alan, iyi bakılan, iyi şartlar altında ikamet eden sıhhatli ve memnun işçilerin randımanlarının çok yüksek olduğu bütün sanayi memleketerinin tecrübeleriyle sabit olmuş bir hakikattir... Ancak çalışma şartlan, bütün ehemmiyetine rağmen sadece rantabilite bakımından mütalâa edilmemelidir. Unutmamalıdır ki insan iktisat için değil, iktisat insan içindir. İçinde çalışan insanları harap eden en kârlı işletme dahi, insan düşmanı ve cemiyet düşmanıdır.” ETİBANK’ın kuruluşundan yaklaşık yirmi yıl sonra, 1955’de Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi Doçenti Dr. Hamide TOPÇUOĞLU ‘ETİBANK VE SOSYAL POLİTİKASI’ isimli çalışmasında Prof. Kessler’in yukarıdaki saptamalarına atıfta bulunarak ve Osmanlı dönemi şartlarıyla da kıyaslayarak ETİBANK işletmeleriyle gelen anlayışı ve şartları özetle şöyle aktarıyor; “Etibank, lalettayin bir müteşebbis değil, örnek teşkil edecek bir iş veren olmak azminde idi. O, Devletin nâzım ve hami rolünü temsil ederek sosyal politika sahasında, hattâ bazan iktisadî mülâhazaları ikinci plânda tutarak ilerlemek, daha doğrusu insan unsuruna önem vermek gerektiğini biliyordu. Esasen Etibank’ın kuruluş zamanında Devlet, çalışma şartlarının rantabilite bakımından ehemmiyetini idrak etmiş bulunuyordu. Etibank, sosyal politika mülâhazalarının, sosyal adalet prensiplerinin Devletçe benimsendiği bir safhada teşekkül etmiş ve kendisine düşen rolün
memleket sanayiini geliştirmek olduğu kadar, sanayi işçisinin durumunu da ciddî bir şekilde ıslah etmek olduğunu takdir etmişti . Hususiyle Etibank’ın iştigal sahasının sıklet merkezini teşkil eden kömür istihracı sanayiinin merkezindeki Zonguldak Kömür Havzası hakkındaki kıymetli etüdün yazarı, Hazine-i Hassa devrindeki durumu şöyle hülâsa eder : “ Hazine-i Hassa zamanında Zonguldak köylüsü maden ocaklarında tıpkı müstemlekelerdeki amelenin şeraiti hayatiyesi içinde bir orta zaman ırgadı gibi çalıştırılıyordu. İş saatleri (gün doğumu), (gün batışı) diye hesaplanıyordu. Amele kulübelerinin yanı başındaki hayvan ahırları sıhhî şeraite daha uygun yapılmıştı. Hastalanan veya bir maden kazasında yaralanan, sakatlanan amelenin tedavisi için sıhhî teşkilât mevcut değildi. Bir göçük veya grizu infilâki neticesinde ölen amelenin ailesine tazminat namiyle bir şey verilmiyordu. Bu suretle ölen veya sakatlanan amelenin aile ocakları da birer birer sönüyor, çoluk çocuğu açlık ve sefaletle pençeleşiyordu. Kazalarda ağır yaralanan amele madencinin veya maden işleten şirketlerin hamiyetlerine terkediliyordu. Madenci isterse yaralı ameleyi sokağa atıyor, dilerse de bir hayvan sırtına yükleyerek köyüne gönderiyordu. “ 1848 den 1865 yılına kadar devam eden bu Hazine-i Hassa İdaresinin gerek endüstriye ve gerek sosyal bakımdan gösterdiği zaaf ve aciz karşısında Osmanlı Devleti Havzanın İdaresini Bahriye Nezaretine vermiş ve meşhur Dilâver Paşa ’Ereğli Livası Kaymakamı’ ünvaniyla Ereğli’ye gönderilmiştir. Havza’nın durumundaki vehameti gören bu Osmanlı Devlet adamı, derhal bir komisyon kurarak kendi zamanı için cidden bir ilerleme sayılabilecek bir talimatname hazırlamıştır. Ancak uygulamada pek başarı sağlanamamıştır. Dr. Topçuoğlu çalışmasında, Profesör Kessler’in, eski Fransız maden şirketinin işçilerine ikametgâh olarak tahsis ettiği yerleri gezdikten sonraki gözlemlerini şöyle aktarır; “Gördüklerim, modern bir çiftçinin hayvanlarını bile barındırmaktan utanç duyacağı penceresi dahi bulunmayan taş odalardı. Hiç bir suretle bu duvar harabelerine insan ikametgâhı denemez. Anlaşılan bu müteşebbisler, kendilerine toprak altından kara elmas çıkarmak için çok ağır ve tehlikeli şartlar altında çalışan kimselere karşı en ufak insanî duyguları bile beslememişlerdir.”
Geçmişte havza amelelerinin durumu Yazıda yabancı şirketlerin imtiyazlar karşılığı alıp götürdükleri ülke kaynaklarını çıkarmak için Anadolu insanına verdiği ücretlerle ilgili de şu tesbit yapılmış; ‘O dönemlerdeki ücret meselesi, görüldüğü üzere, yalnız patron menfaatine göre tanzim ediliyor ve o zaman bir hayli kâr etmekte olduğu iddia edilen Havza’da amele çok düşük bir ücretle iktifaya fiilen mecbur bırakılıyordu. Geçici amele gıda meselesini köyden getirdiği bir çuval mısır unu ile idare ediyor, diğerleri mahalle bakkallarının insafına göre gıdasını şuradan buradan temine çalışıyordu.” Hamide Topçuoğlu’nun çalışmasında devrin Ticaret Vekâleti müsteşarı Zühtü Beyin, işçilerin durumunun ne denli kötü olduğuna dair gazetelere verdiği bir beyanat da yer almaktadır. Bu Osmanlı devlet adamı memlekette bir sosyal kanunun bulunmasına rağmen, uygulamada gördükleri karşısında şöyle isyan etmektedir; “Dertli milletin amelesi de elbette dertli olur. Havza amelesi de baştan aşağı hastalıklı ve muzdariptir. Bu zavallı kitlenin dertlerini nereden başlayıp nerede bitirebileceğini tâyin edemiyorum. Havza’da amele meselesi ücret meselesi midir, sıhhat ve selâmet meselesi midir, yoksa daha yüksek bir refahı içtimaiyeye namzet olmak isteyen bir sınıfın talepleri meselesi midir? Amele işini maalesef böyle kısımlara ayırarak tetkike lüzum görmüyorum. Çünkü amele hayatında selah emaresi yoktur. Ve âdeta denilebilir ki sermayedarlarla birlikte şe¬raiti idariye, iktisadiye ve içtimaiye bir araya gelip ittifak ederek ameleyi kemirmeye karar vermişlerdir. Amelenin ismen aldığı kabul edilen ve kendi geçindikten sonra baki kalan para ile ne zayi olan vücut kuvvetini telâfi ettiği ve ne de gününe nazaran daha fazla çalışmağı temin edecek bir kuvvei zindegî iktisap eylediği iddia olunamaz. Bu hale göre Havza, madenleri kemiren ve ameleyi emen kaplanlardan ibarettir ki amele musibet talihi bildiği halde buraya gelir ve kendini kapana sokar. Yarı ölüm halinde bitap buradan köyüne döner ve belki ancak orada, oranın havası ve ailesinin mahsul kuvvetiyle kendisine bir parça huzur ve sükûn yuvası bulur. Buradaki facia, ücretlerin bazan tedahül etmesinden, hiç verilememesinden veya muhtelif cezalarla tenkis edilmesinden dolayı filen daha aşağı miktarlara iner ve bu hale göre Havzada amelelik, boğaz tokluğunun çok altında, hayatı, bir nevi, bile bile ifna oyununa müncer olur. Ücret miktarı ile amele şeraiti hayatiyesinin bu nisbetsizliği kâfi facia ise de,
her türlü esbabı ihtiyatiye ve fennî tahaffuz çarelerinin düşünülüp tatbik edilmemesinden mütevellit büyük küçük kazalar ve bu kazaların muttasıl teakup ve tevali ettiği nazarı dikkate alınırsa ameleliğin bir faciai iktisadiye suretinde tesvir edilebilmesi imkân altındadır. Şöyle hulâsa edebilirim : Amele burada ; zavallı, cılız ve zayıf bir kurbandır. Amelenin bu halinden kendisi az müşteki; etraf az çok mütehassis. “ Hami işveren ETİBANK Geçmiş dönemlerdeki uygulamalarda, yabancıların ülke kaynaklarını yağmalarken, onları çıkaran ülke insanına reva gördüğü şartlara bakınca, Cumhuriyetle kurulan ve herbiri vatandaşlarının beklentilerinin de üstünde olanaklar ve gönenç sağlayan, gittiği yöreyi ve yöre insanını baştan başa değiştiren ‘muassır medeniyete’ ulaşma hedefinin ve sosyal devlet idealinin başarılı temsilcileri olan işletmelerin ne anlama geldiği ve halk tarafından neden büyük bir coşku ve heyecanla karşılandıkları ve benimsendikleri daha iyi anlaşılıyor. ETİBANK’ın sağladığı diğer bazı sosyal imkanları da Dr. Topçuoğlu bahsedilen çalışmasında şöyle dile getiriyor; “Etibank’ın kanunî bir mükellefiyet mahiyetinde olmadığı halde, Banka kendi personelinin çocuklarını tahsilsiz bırakmamak gayesiyle İşletmeler civarında okullar açmaktadır. Bunlardan maden kömürü havzasındaki yedi ilk okulun hâlen, bina, öğretmen vesaire masrafları müessese tarafından ödenmekte ve bunlar özel okullar statüsüne tâbi bulunmaktadırlar. Diğer işletmelerdeki okullar, mülkiyeti işletmeye ait olmak üzere, Maarif Vekâletine devredilmişlerdir. İşletmelerin spor faaliyetine de ehemmiyet verildiği görülmektedir. Meselâ Ereğli Kömürleri İşletmesi, linyit ve bakır spor kulüpleri, belli başlı spor kollarında aldıkları derecelerle ekseriya bölgelerini temsil başarısını ihraz etmişlerdir. Güreş ve millî oyunlara da yer verilmektedir. Bütün işletmeler yanında sinema vardır. Haftada bir veya iki film işçilere parasız gösterilmektedir. Bundan başka memur ve işçi lokalleri mevcuttur. Ve nihayet işçi ailelerinin el ve ev tezgâhlariyle teçhizi suretiyle boş zamanlann faydalı bir şekilde kıymetlendirilmesine çalışılmaktadır. Fiilî durum itibariyle bütün bu yardımlar, rakip teşekküllere işçi kaptırmamak endişesiyle izah edilemez. İtiyadlarına, göreneklerine göre işçi kitlelerinin, çok daha kötü şartlar altında da ses çıkarmadan, çare aramadan çalışıp gittiklerini onbeş yirmi senelik mazi kâfi derecede göstermiştir. Evvelce işaret ettiğimiz gibi, hususiyle
kömür madende, kâr meselesi de bahis konusu değildir. O halde bütün bu olanakları bize, Etibank’ın, hami bir iş veren durumunda olduğunu, devletin koruyucu rolünü temsil ettiğini açıkça göstermektedir. Esasen ruhî faktörlerin ehemmiyeti bugün bütün dünyaca kabul edildiği için, işçiyi maddeten olduğu gibi manen de beslemek, yetiştirmek icabetmektedir.’’ ‘Ümmilik bertaraf edilmeden demokrasi de, hakiki siyaset de olamaz!’ Verimliliği artırmak amaçlı uygulamalardan olarak 1980’lerde dünya gündemine gelen Toplam Kalite gibi uygulamaları biliriz.Benzer uygulamaların hem de salt işletme verimliliği gibi tektaraflı değil, tersine ülke insanının yaşam kalitesini artırmak ilk hedefiyle 1930’larda ülkemizde uygulanması bir yönüyle gurur veriyor. Ama, bu sürecin ülkenin elinde avucunda birşey yokken başarılıp, uygulama tecrübeleriyle ve kazanımlarla gelişecegine, bugün her bakımdan geriye gidişi ise oldukca üzücü ve düşündürücü. Kuşkusuz nedenleri çok yönlü tartışılmalı. Profesör Kessler’in bu tartışmalara ışık tutacak çok çarpıcı ve önemli bazı tesbitlerini çalışmasında Dr. Topçuoğlu şöyle dile getiriyor; “Havza’da amelenin boş vaktini nasıl geçirdiğini merak eden Profesör Kessler, okuma suretiyle yahut müzik dinlemekle vakit geçirmenin mutad olmayışına hayretler etmiş ve “ bir çok kereler ziyaret ettiğim Almanya, Polonya ve Hollanda’daki maden havzalarında işçilerin serbest zamanlarını bu kadar boş geçirdiklerini görmedim “ diye bu hayretin sebebini izaha çalışmıştır. Bu, işçilerin kültür seviyesiyle, daha doğrusu memleket çapında bir mesele ile alâkadardır. Profesör ihtiyarî mahiyette olan okuma yazma derslerinin mecburî kılınmasını tavsiye ederek ümmilik tamamiyle bertaraf edilmeden hakikî sendikacılık ve hakikî siyaset hayatı mümkün olamaz. Okuma yazma bilmiyenlerle demokrasi de olmaz. İşletme idaresi kendi mıntakası dahilinde ümmiliği tamamiyle tasfiye edebilirse bütün Türkiye’ye çok öğünülecek bir nümune teşkil edebilir “ demiştir. Hulâsa, gerek kollektif mukaveleler safhasına geçilmesi, gerek işçi evlerinin tamamlanması, gerek reeducation meselesinin düzenlenmesi ve bilhassa işçinin kitle halinde ümmilikten kurtarılması hususlarında Etibank’ın müsmir faaliyetlerine devam edeceğini ve şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da zikredilen hususlarda memleketimizin sosyal politika meselelerinin öncüsü olarak kalacağını ümit etmememiz için hiç bir sebep yoktur.’
Bu ülke tesisleri kapatılırken ya da satılırken neler kaybedildiğini, neler yitirildiğini ya da bu tesislerin belki de neden yok edildiğini anlayabilmek için yukarıdaki tesbitleri iyi analiz etmeliyiz. Sona Doğru Evet, bildik süreçler tekrarlanır ve yukarıda peşpeşe kuruluşları sayılan tesisler yerine, peşpeşe yokedilen tesisler gündeme gelir. 1993 yılında, Karadeniz Bakır İşletmesi A.Ş., Çinkur A.Ş. ve Etibank Bankacılık A.O. Etibank bünyesinden ayrılarak Başbakanlık Özelleştirme İdaresi Başkanlığına devredilir. 1994 yılında, Ergani Bakır, Keçiborlu Kükürt, Halıköy Civa, Mazıdağı Fosfat İşletmeleri kapatılır. 1998 yılında özelleştirme işlemlerini kolaylaştırmak için her bir işletme bağlı ortaklık statüsünde ayrı birer AŞ. haline getirilir ve bundan sonra Özelleştirme İdaresi’ne devir furyası hızla sürer. 2000 yılında Eti Bakır, Eti Krom, Eti Elektrometalurji ve Eti Gümüş A.Ş., 2003 yılında ise Eti Alüminyum A.Ş. ve Çayeli Bakır İşletmeleri’ndeki hisseler Özelleştirme İdaresi’ne devredilir. ETİANK’ın ismi de Eti Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğü olarak değiştirilerek elinde kalan tek yapı olarak Eti Bor A.Ş.nin bağlı ortaklık ve Genel Müdürlük statüsü kaldırılır ve Bandırma Bor ve Asit Fabrikaları İşletme Müdürlüğü, Bigadiç Bor işletme Müdürlüğü, Emet Bor İşletme Müdürlüğü, Kırka Bor İşletme Müdürlüğü ve Kestelek Bor İşletme Müdürlüğü olarak yeniden düzenlenir. Diğer bir deyişle sadece Bor İşletmeleri elinde bırakılır. Şimdilik.... ETİBANK Bandırma İşletmesi
Cumhuriyetin kıt kanaat yarattığı birikimlerle ilk sanayi planı uyarınca 1930’ların ortalarında çok doğru bir öngörü ile kurulan; yeraltı kaynaklarını araştırmak için Maden Tetkik Arama (MTA), bu kaynakları işlemek için de ETİBANK ikilisinin en önemli ve büyük ürünlerinden biri de Seydişehir Aluminyum tesisleridir. Bu ikilinin uyumuna güzel bir örnek olan tesisin doğuşunu eski Genel Müdürlerinden Dr. Erdemir Karakaş TMMOB’nin Mühendislik- Mimarlık Öyküleri-II kitabında şöyle anlatır; ‘.. Ülkemizdeki pek çok maden işletmesinin ve sanayi tesisinin olduğu gibi ETİBANK Seydişehir Alüminyum Tesislerinin kuruluşunda da ilk adımı atan ve önemli rol oynayan kuruluş o zamanki adıyla Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü ( M.T.A. )dür. Yirminci yüzyılın başlarından itibaren hafifliği, korozyona karşı mukavemeti, çok çeşitli metallerle yaptığı değişik alaşımlarının çok çeşitli üretim alanında kullanılabilmesi nedeniyle giderek önem kazanan alüminyumun ham maddesi olan Boksit’in aranması ve rezervlerinin tesbiti ellili yıllardan itibaren M.T.A.‘nın faaliyet planlamalarında ağırlık kazanmaya başladı.Toros’ların çeşitli bölgelerinde boksit ve diasporit oluşumlarına rastlanıyordu. Ancak ekonomik olarak işletilebilir miktarlarda rezervlerin tesbit edilmesi için M.T.A, jeolog ve maden mühendislerinden oluşan güçlü ekiplerle yoğun bir arama faaliyeti gerçekleştirdi. Bu gayretlerin sonucu olarak, altmışlı yılların başında Seydişehir’in yirmibeş kilometre kuzeyinde, Keçili köyü – eski adı Elmasut - yakınlarında Mortaş ve Doğankuzu boksit yatakları tesbit edildi. Alüminyum hammaddesinin, boksit cevherinin bulunması M.T.A. için büyük bir başarı, Ülke ekonomisi için önemli bir olaydı.’ ETİBANK Seydişehir Aluminyum İşletmelerinin Eski Misafirhane Yemek Salonunda Sovyet konuklar ağırlaniyor
Ve, ardından ETİBANK’ın bünyesinde kurulan bu tesisin de bulunduğu bölgeyi nasıl değiştirdiğini gene Dr. Karakaş’tan dinleyelim; ‘Kırk yılı aşkın bir süredenberi bu iki sözcük: Seydişehir ve Alüminyum, biribirini bütünledi, biri diğerini çağrıştırdı ve birlikte anıldı. Orta Anadolu’nun Toroslara dayandığı ücra köşesindeki bu küçük, sade, sessiz kasaba, kırk yıl önce bağrındaki boksit cevherini bu ülkenin hizmetine sunarak alüminyumun doğuşunu sağladı. Buna karşılık alüminyum, bu sevimli Toros kasabasına hayat verdi, ellibini aşkın nüfuslu bir sanayi şehrinin oluşumunu gerçekleştirdi.’ ETİBANK Seydişehir Aluminyum İşletmeleri’nden Genel Bir Görünüm Kapatılan işletmeler suskun, yöre halkı yetim.... ETİBANK’ın tesislerinin bölge için ne anlam ifade ettiğini, tesisler kapanırken neleri de kaybettiğimizi Yaşar Seyman 2005 Nisan’ında Birgün Gazetesi’ndeki bir köşe yazısında şöyle anlatıyor; ‘Sıcak bir yaz günü Mardin toprakları güneşin ateşiyle kavruluyor, Güneydoğu gezimiz Mardin ve ilçeleri ile sürüyordu. Mazıdağı, her tarafı “Berroje Mala” yani bir dağlar beldesi ve bölgenin yaylası. Mazıdağı merkezine girmeden önce gördüğüm tesise sevincimi anlatılanlar gölgedi. 1974 yılında kurulan Etibank Fosfat İşletmeleri, 1994 yılında üretimi durdurulduğu için suskun ve öksüz, Mazıdağı halkı ise yetim kalmıştı... Oysa, 1974 yılında kurulan Etibank Fosfat İşletmeleri ilçe merkezindeki yaşama renklilik, işsizliğin azalmasına ve ekonomisine canlılık katmış. O yıllarda hamam, sinema, tiyatro, kütüphane, şortla gezen insanların varlığı bile Mazıdağı halkının bugün övünçle anlattığı sosyal yaşama özlemin öteki adıydı. Bugün o kurumlardan ve anlatılan yaşamdan eser yoktu. O yıllarda ilçenin genç kaymakamı, kız çocuklarının okula gönderilmesi için başlattığı çalışmaları bizlere anlatıyordu. O geziden dört yıl sonra Mazıdağı halkının genç bir kadını Belediye başkanı seçtiğini gazetelerden okudum. Bu değişime inanılmaz sevindim. O yörelerdeki genç kızların yaşam fotoğrafları artık değişiyordu.” ETİBANK’ın verdiği bir diğer hizmet türü de bankacılık oldu. Madencilik kredilerinin dışında, çimento, iplik, seramik, kağıt ve otomobil fabrikalarının kurulmasına, kara ve deniz taşımacılık filolarının oluşmasına da öncülük etti ve ticari bankacılık yanında yatırım bankacılığına da katkıda bulundu. 1955 yılında bankacılık sektöründe faaliyete başlayan Etibank’ın bankacılık çalışmaları, 1958 yılında açılan İskenderun ve Pangaltı şubeleriyle daha aktif hale geldi. 1957 yılı sonunda şube sayısı 5 iken 1995 yılı sonu itibariyle toplam şube sayısı 130’a ulaştı. Devlet tarafından 1989 tarihinde Etibank’ın bankacılık bölümünün işletmeler bölümünden ayrılarak anonim şirket haline dönüştürülmesi kararının 1993 yılında işlerlik kazanması sonrasında, 1998 yılında bankacılık kısmı özelleştirildi. Ve daha sonra bildik süreçler ardından önce fona devredildi, sonra da ülke sanayi ve ekonomisi için çok önemli hizmetlerde bulunmuş bu yapıda yok oldu gitti. Belli bir yaşta olanlar hatırlar, radyoda bir zamanlar şöyle bir reklam duyardık; “ETİBANK : Madencilik, Metalurji, Bankacılık”. ETİBANK’ın logosunda bulunan 3 daire, faaliyet gösterilen bu üç alanı temsil ederdi. Birbiriyle çok iyi entegre edilmiş bu faaliyetler, ülkemizin MTA, Enerji İşleri Etüd İdaresi (EİEİ) gibi diğer kuruluşlarla büyük bir işbirliği ve uyum içinde uzun yıllar sürdürüldü, ülkemizin altyapıları, mühendislik birikimleri böyle oluşturuldu. Bugün ülkemizin pek çok tesisinde, kurumunda ETİBANK mektebinde yetişmiş mühendisleri, uzmanları görmek mümkündür. Onlar, o günlerini mutlulukla anarlar, yetiştikleri kuruma minnet duyarlar. Bu satırların yazarı da bunlardan biridir. TMMOB YAYINI Mühendislik Mimarlık Öyküleri-IV
|